AKP Usulü Barış: Dün “Terörist”, Bugün Devletin Sağlam Ayağı
İmralı’dan sızdığı ileri sürülen notlarda devletin yeniden kurulmasından MHP’yle ortaklığa, MOSSAD’ın gölgesinden Öcalan’ın özgürlüğüne kadar her şey var. Olmayan tek şey ise halkın bilgisi, Meclis’in iradesi ve doğrulanabilir bir barış programı.
Türkiye’de AKP’nin eline değen her kavram önce anlamını, sonra hafızasını kaybediyor.
Adalet, bakanlık tabelasına; ekonomi, sabır testine; demokrasi, seçim gününe; barış ise halktan saklanan bir ihale dosyasına dönüşüyor. Kimlerin neyi, kimin adına, hangi karşılıklar üzerinden konuştuğunu bilmiyoruz. Fakat her zamanki gibi bize düşen görevi biliyoruz: Televizyonun karşısına geçip “tarihî adım” denildiğinde alkışlamak.
Peşinen söyleyelim: Burada alay edilen şey barış değildir. Barış, bu ülkede herkesin ihtiyacıdır. Alay edilen şey; barış gibi ağır, ciddi ve toplumsal bir meselenin AKP’nin seçim takvimine, Saray’ın anayasa hesabına, MHP’nin günlük manevrasına ve kapalı kapılar ardındaki kişi pazarlıklarına indirgenmesidir.
Çünkü karşımızdaki manzara bir barış sürecinden çok, devlet destekli bir kaçış odasına benziyor. Kapılar kilitli, ışıklar kapalı, ipuçları yabancı ülkelerdeki internet sitelerine bırakılmış. İçeride kimin bulunduğu tartışmalı, konuşmaların gerçek olup olmadığı tartışmalı, fakat dışarıdan sürekli aynı anons geliyor:
“Her şey kontrol altında.”
Kontrol altında olmayan tek şey gerçek.
Önce iki ayrı not dizisini birbirinden ayıralım
Kamuoyunda “Öcalan’ın sızan notları” başlığıyla birbirine karıştırılan iki farklı metin grubu bulunuyor:
| Metin grubu | İddia edilen görüşme | Yayımlandığı yer | Öne çıkan içerik |
|---|---|---|---|
| Birinci dosya | 20 Temmuz ve 2 Ağustos 2026’da DEM Parti heyetiyle görüşmeler | Fransa merkezli Utopia TV Ari | Çerçeve yasa, anayasa, seçimler, Öcalan’ın statüsü, MHP, devletle bütünleşme, İran ve Suriye |
| İkinci dosya | 1–2 Şubat 2026’da devlet yetkilileri ve Kandil yöneticileriyle gizli görüşme | Rastî Haber’in birinci, ikinci ve üçüncü bölümü | MOSSAD iddiası, 15 Temmuz, İsrail, Barzani, PKK’nin savaş çizgisi, Öcalan’ın siyasi rolü ve çalışma koşulları |
MİT Başkanı İbrahim Kalın hakkında sosyal medyada dolaşan “Öcalan, Kalın’a İsrail ajanı dedi” iddiası, birinci değil ikinci dosyaya dayanıyor. Üstelik internette dolaştırıldığı biçimiyle doğru değil.
Metinde Öcalan’a atfedilen ifade şu:
“İ.K’a arkanızda MOSSAD’ın gölgesini görüyorum diyecektim sonra vazgeçtim.”
Burada üç ayrı büyütme işlemi yapılmış durumda.
Birincisi, metinde “İbrahim Kalın” değil “İ.K.” yazıyor. Devamında “İbrahim Bey” denildiği için kastedilen kişinin Kalın olduğu tahmin ediliyor; fakat bu yine de bir yorum.
İkincisi, “MOSSAD ajanısınız” denilmiyor; “arkanızda MOSSAD’ın gölgesini görüyorum” denilmek istendiği ileri sürülüyor.
Üçüncüsü, bu sözün kendisine söylendiği de yazmıyor. Söylemeyi düşündüğünü, ardından vazgeçtiğini anlatıyor.
Yani sosyal medya, söylenmemiş olduğu ileri sürülen bir imayı alıp doğrudan ajanlık suçlamasına çevirmiş. Türkiye’de ayrıntının ne önemi var? Gölgeyi gördünüz mü, hemen personel kartını basabilirsiniz.
Daha da ilginci, aynı tartışmalı metnin ilerleyen kısmında “İbrahim Bey ve yetkililer” Halep ve Şeyh Maksud çevresinde daha büyük bir çatışmanın önlenmesine katkı sağlayan kişiler olarak anlatılıyor. Böylece aynı kişi birkaç paragraf içinde hem MOSSAD gölgesinin altında bırakılıyor hem de sağduyulu devlet görevlisi olarak övülüyor.
Memleketin istihbarat romanında karakterler aynı sayfada hem zanlı hem kahraman olabiliyor.
Birinci dosya: Devletin yeni ayağı olarak Öcalan
Utopia TV Ari tarafından yayımlanan ve 20 Temmuz ile 2 Ağustos görüşmelerine ait olduğu ileri sürülen metinlerin ayrıntılı bir özeti soL Haber tarafından da yayımlandı.
Bu dosyada Öcalan’a özetle şu görüşler atfediliyor:
- Kendi durumunun süreç içinde değişeceğini düşünüyor.
“Süreç ilerlesin. Zaten beni burada tutmak istemezler” dediği ileri sürülüyor. Kendi hukuki durumunun kurul tarafından dört veya altı aylık değerlendirme döneminde ele alınacağı, ağırlaştırılmış müebbet alan diğer isimlerin durumunun ise daha uzun bir takvimde netleşeceği anlatılıyor. - Çerçeve yasa sonrasında “üç T” mekanizması öneriyor.
Bu formül “teyit, tespit ve taahhüt” olarak açıklanıyor. Silah bırakmanın devlet tarafından doğrulanması, MGK ve Meclis’in devreye girmesi, örgüt tarafının taahhüdünü ise bizzat Öcalan’ın vermesi öngörülüyor. Böylece kendisini yalnızca çağrı yapan kişi değil, uygulamanın zorunlu siyasi koordinatörü konumuna yerleştiriyor. - Kürtlerin anayasal bir hukuk öznesi olması gerektiğini savunuyor.
Anayasal güvenceyi kimlik, düşünce, inanç ve örgütlenme özgürlükleri üzerinden tarif ediyor. Sürecin yasa ile başlayacağını, anayasa değişikliğiyle devam edeceğini ve seçimlerle tamamlanacağını düşündüğü anlaşılıyor. - Devleti Türk ve Kürt olmak üzere iki temel sütun üzerinden tarif ediyor.
Bu modelin Türkiye’yi Ortadoğu’ya açacağını, tarihsel Türk-Kürt ittifakını yeniden kuracağını ileri sürüyor. Devletten ayrılmak yerine devletin kurucu ortağı olmayı öneriyor. - PKK çizgisinin gelecekte MHP kadar devletin parçası olabileceğini söylüyor.
Metnin en çarpıcı cümlesi şüphesiz şu: “MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız.” Böylece MHP, siyasi sadakatin ölçü birimine dönüşüyor. Metre, kilogram ve MHP: Yeni Türkiye’nin üç temel ölçüsü. - Bağımsız devlet hedefinden vazgeçildiğini açıkça anlatıyor.
“Eskiden bağımsızlıkçıydık, şimdi cumhuriyete katılacağız” düşüncesi işleniyor. Yeni strateji ayrılmak değil; Cumhuriyet’i dönüştürmek, Kürt siyasi hareketini anayasal düzenin bir bileşeni haline getirmek olarak tarif ediliyor. - “Bu devleti kendi devletimiz haline getiriyoruz” anlayışını savunuyor.
Bu cümle, önerilen entegrasyonun yalnızca silah bırakmadan ibaret olmadığını gösteriyor. Hedef, devletin içine siyasal ve anayasal bir ortaklıkla yerleşmek. - Yeni ve geniş bir siyasi çatı kurulmasını öneriyor.
DEM Parti, HDK, kadın hareketi ve diğer Kürt yapılarını daha geniş bir “Demokratik Toplum ve Cumhuriyet Hareketi” benzeri oluşumda birleştirmek istiyor. Eski AKP’lilerin, İslamcı aydınların, sosyalistlerin, liberallerin ve farklı siyasi isimlerin de bu yapıya katılabileceğini söylüyor. - Mehmet Metiner’den Altan Tan’a, Ahmet Davutoğlu’ndan Rıza Türmen’e kadar farklı isimlerle görüşülmesini istiyor.
Öcalan’ın tasarladığı yapı yalnızca Kürt hareketinin yeni partisi değil, Cumhuriyet’in yeniden kuruluşunda rol üstlenecek geniş bir kurucular kurulu görünümünde. - AKP’nin Cumhuriyet’i yeniden kurduğu iddiasını tümüyle yanlış bulmuyor.
Metne göre AKP’nin mevcut devlet zeminini dönüştürdüğünü, eski ulusalcı damarın gerilediğini düşünüyor. Bu yaklaşım, iktidarın rejim değişikliğine teorik bir onay sunarken yeni ortaklık için de zemin hazırlıyor. - CHP’yi tarihsel rolünü tamamlamış bir yapı gibi değerlendiriyor.
Özgür Özel ile Kemal Kılıçdaroğlu arasındaki ilişkiyi Türk-Kürt ve Selanik-Dersim gibi kimlik kategorileri üzerinden okuyor. Kemalist tarih tezlerinin değiştirilmesini, Cumhuriyet tarihinin yeniden yazılmasını bekliyor. Bu yaklaşımın kendisi de siyaseti insanların programları yerine soyları ve kimlikleri üzerinden açıklayan son derece indirgemeci bir dil taşıyor. - Yasa, anayasa ve seçim arasında açık bir takvim kuruyor.
Önce silah bırakma ve hukuki düzenlemeler, ardından anayasal dönüşüm, son olarak seçimler… Dolayısıyla önümüze “barış” adıyla konulan şey, yalnızca çatışmanın sona ermesi değil; devlet yapısının ve seçim ittifaklarının yeniden düzenlenmesini içeren büyük bir siyasi paket. - Demokrasinin merkezini İmralı olarak gösteriyor.
Silivri merkezli muhalefet siyasetini eleştiriyor ve demokratik çözümün asıl adresinin İmralı olduğu düşüncesini işliyor. Türkiye’nin demokrasi arayışında Meclis, meydanlar ve sandık zahmetine girmesine gerek kalmıyor; anlaşılan vapurun ilk seferi yeterli olacak. - Suriye’nin ve İran’ın geleceğine ilişkin bölgesel rol biçiyor.
Ahmed Şara yönetiminin demokrasiye hazırlanması, İran’daki Şii rejimin son aşamaya geldiği, PJAK’ın dönüştürülmesi ve Türkiye’nin bölgesel çözümün öncülüğünü üstlenmesi gerektiği ileri sürülüyor. - Sürecin başarısız olması halinde büyük bir felaket öngörüyor.
Türkiye’nin Gazze’den daha ağır bir tabloyla karşılaşabileceği söyleniyor. Böylece müzakere yalnızca bir barış teklifi değil, aynı zamanda “ya bu model ya felaket” ikilemiyle sunuluyor.
Bu anlatıda Öcalan kendisini cezaevinde bulunan ve hukuki durumu tartışılan bir mahkûm olarak değil; örgütü feshedebilecek, devlete taahhüt verebilecek, anayasa tasarlayabilecek, siyasi hareket kurabilecek ve Ortadoğu stratejisi belirleyebilecek kurucu bir aktör olarak konumlandırıyor.
AKP’nin yıllarca “devlet teröristle pazarlık yapmaz” diye bağırdıktan sonra geldiği iddia edilen nokta burasıysa, gerçekten tarihî bir dönüşüm var demektir. Fakat dönüşen barış politikası değil, AKP’nin kelime sözlüğüdür.
Dün “ihanet” olan bugün “entegrasyon”, dün “müzakere” diyenin suçlandığı şey bugün “devlet aklı”, dün adı bile anılmayan kişi bugün muhtemel kurucu ortak…
AKP’nin çamaşır makinesi çok güçlü: İçine hangi çelişkiyi atarsanız atın, program bittiğinde “tarihî adım” olarak çıkıyor.
İkinci dosya: MOSSAD, darbeler, Barzani ve Öcalan’ın yeni makamı
Rastî Haber’de yayımlanan ikinci metin grubu çok daha sansasyonel. Burada 1–2 Şubat 2026’da Öcalan’ın devlet yetkilileriyle ve Helin Ümit, Duran Kalkan, Sabri Ok gibi Kandil yöneticileriyle görüştüğü ileri sürülüyor.
Ancak bu toplantının yapıldığı dahi doğrulanmış değil. İsimleri geçen kişilerin İmralı’ya nasıl götürüldüğünü gösteren kayıt, görüntü, belge veya resmî doğrulama bulunmuyor.
Bu tartışmalı metinde Öcalan’a şu iddialar atfediliyor:
- MİT çevresinde “MOSSAD gölgesi” gördüğünü ima ediyor.
Fakat yukarıda belirttiğimiz gibi İbrahim Kalın’ı doğrudan ajanlıkla suçlamıyor. Söylemeyi düşünüp söylemediği bir kuşkudan bahsediyor. Aynı metinde Kalın ve diğer yetkililere olumlu rol de biçiliyor. - 7 Ekim Hamas saldırısını MOSSAD’ın yaptırdığını iddia ediyor.
Bu son derece ağır komplo iddiasını destekleyen herhangi bir kanıt sunulmuyor. Hamas’ın eylemini Gazze’nin yıkımına yol açan stratejik bir felaket olarak görüyor; fakat ardından eylemi İsrail istihbaratının yaptırdığı sonucuna sıçrıyor. - “Londra merkezli Siyonizm” üzerinden büyük bir tarih komplosu kuruyor.
İsrail’in yükselişinin Kürtlerin mezara konulmasına dayandığını, İngiliz aklının Kürtleri ve Türkleri karşı karşıya getirdiğini ileri sürüyor. Bunlar tarihsel veriyle desteklenmeyen, antisemitik komplo kalıpları taşıyan iddialar. - Yahudi devleti için başlangıçta Musul’un düşünüldüğünü öne sürüyor.
Abdülhamid, Filistin, Musul ve İngiliz siyaseti arasında bir hat kuruyor. Barzani ailesini “Musul dönmesi”, Selanik kökenlileri ise Türkleşen dönmeler olarak tarif eden, kanıtsız ve kimlikçi bir tarih anlatısı geliştiriyor. - Paris ve Amman’da Kürtlere yönelik bir tasfiye planı yapıldığını iddia ediyor.
İsrail, ABD, Fransa ve Türkiye Dışişleri’nin çeşitli düzeylerde bu planın içinde olduğunu; Rojava, Şengal ve Şeyh Maksud’un hedef seçildiğini ileri sürüyor. İsrail’i tetiği çeken güç olarak anlatıyor. Bunları doğrulayan bağımsız delil bulunmuyor. - 15 Temmuz darbesinin gerçekte başarıya ulaştığını savunuyor.
Darbeci yapının devlet içinde hâlâ faal olduğunu, tasfiyelerin bir hikâyeden ibaret kaldığını ve bu kadroların yeni faaliyet alanının Suriye olduğunu öne sürüyor. - Erdoğan’ın çevresinde yeni bir darbe mekanizması bulunduğunu düşünüyor.
Erdoğan’ın gücünün sınırlı olduğunu, devlet içindeki “şahinlerin” süreci sabote edebileceğini ve en yakın isimlerin bile bu yapının parçası olabileceğini söylüyor. - Turgut Özal’ın ölümünü de aynı mekanizma üzerinden okuyor.
Özal’ın çözüm girişimi nedeniyle ortadan kaldırıldığı izlenimi yaratıyor. Bununla birlikte ölümün nasıl gerçekleştiğine ilişkin açık bilgiye sahip olmadığını da kabul ediyor. - PKK’nin eylem çizgisinin yüzde 90–95’inin kendi iradesi dışında geliştiğini ileri sürüyor.
Buna rağmen sorumluluktan kaçamayacağını söylüyor. Özellikle Duran Kalkan’ın temsil ettiği savaş tarzına, Cizre ve Sur sürecindeki kararlara ve örgütün askerî yönetimine ağır eleştiriler yöneltiyor. - TUSAŞ saldırısını stratejik bir hata olarak değerlendiriyor.
Büyük ve gösterişli eylemlerin karşı tarafı değil, eylemi yapan hareketi bitirebileceğini; 7 Ekim ve Gazze örneğini bu nedenle verdiğini anlatıyor. - Bahçeli’yi Cumhuriyet tarihinin en cesur hamlelerinden birini yapan siyasetçi olarak sunuyor.
Kendisine yıllarca en sert biçimde karşı çıkan kişinin bugün görüşmeyi savunmasını tarihsel bir devlet refleksi olarak yorumluyor. Muhalefeti ise Bahçeli kadar cesur davranmamakla suçluyor. - Süreç için üç aylık süre biçiyor.
Üç ay içinde anlamlı bir uzlaşma sağlanmazsa 2015’i aşacak büyüklükte topyekûn savaş başlayabileceğini söylüyor. Barış masasına konulan şey böylece takvim değil, geri sayım saati oluyor. - Barzani modelini İngiliz ve İsrail destekli bir proje olarak görüyor.
Kurulacak yapının devlet değil ancak bir “emirlik” olabileceğini, başında da bir Barzani bulunacağını iddia ediyor. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni yağma ve soygun düzeni olarak tarif ediyor. - Kürt ulus devletine karşı “demokratik entegrasyonu” savunuyor.
Bağımsız Kürt devletinin uzun bir Türk-Kürt savaşına yol açacağını; Türkiye ile bütünleşmenin ise hem Kürtleri hem devleti güçlendireceğini düşünüyor. - Kendisini devletin bir parçası olarak konumlandırıyor.
Metindeki en çarpıcı ifadelerden biri, “ben de devletim; ama devletin demokratik kanadı” cümlesi. Yani İmralı’da tutulan bir mahkûmdan değil, devletin henüz resmiyet kazanmamış bir organından söz eder gibi konuşuyor. - Siyasi koordinatörlük talep ediyor.
Güvenlik bürokrasisiyle siyasi alan arasında denge kurabilecek kişinin kendisi olduğunu savunuyor. Demokratik entegrasyon komitesi, liderler toplantısı ve sürekli siyasi koordinasyon mekanizması öneriyor. - Uygulamanın en az yarısında doğrudan rol almak istediğini söylüyor.
Sadece görüş bildiren sembolik bir isim olmayı kabul etmiyor. Medya ve bilim insanlarıyla görüşme, heyet kabul etme ve uygulamayı yönetme imkânı istiyor. - Yeni yaşam ve çalışma koşulları talep ediyor.
Yeni bir binaya geçiş, birkaç kişilik yardımcı ekip, temizlik ve sekretarya personeli, yakınları ve farklı heyetlerle görüşme olanağı gibi son derece somut düzenlemeler konuşuluyor. - Örgüt mensupları için aşamalı dönüş planı öneriyor.
İlk grubun yaklaşık yüz kişiden oluşması, geçici bir kamp veya eğitim alanında tutulması, üst düzey yöneticilere beş yıl gibi sınırlı siyasi yasaklar getirilmesi, buna karşılık diğer siyasal haklarının korunması tartışılıyor. - Kendisinin İmralı’da kalabileceğini, fakat statüsünün değiştirilmesi gerektiğini söylüyor.
Meselenin yalnızca fiziksel tahliye olmadığını; yasal, siyasi ve işlevsel özgürlük istediğini anlatıyor. “Umut hakkını” ikincil bir ayrıntı olarak gösterip özgürlüğünün biçimine kendisinin karar vereceğini ileri sürüyor. - Kürtlerin anayasal olarak tanınmasını istiyor.
Savaş yerine hukuk, silah yerine demokratik siyaset ve anayasal tanınma formülünü tekrarlıyor. Kürt nüfusunu 60 milyon olarak telaffuz ederek Türkiye’ye bölgesel liderlik görevi biçiyor. - Kadın hareketine ve jineolojiye geniş yer ayırıyor.
Kadının müzakere masasında bulunması gerektiğini, erkek egemen düzenin kadını köleleştirdiğini ve Kürt hareketini ayakta tutan temel gücün kadınlar olduğunu savunuyor. Bunun yanında kadınları anlatırken kullandığı bazı ifadeler kaba, özcü ve kendi özgürlük söylemiyle çelişkili. - Kutsal kitapların Sümer ve Babil metinlerinden etkilendiğini ileri sürüyor.
Marduk ve Tiamat gibi adların Kürtçe kökenli olduğunu iddia ediyor; İncil, Tevrat ve Kur’an’ın Sümer-Babil anlatılarından esinlendiğini söylüyor. Bu değerlendirmeler akademik olarak kanıtlanmış sonuçlar değil, kendine özgü tarih ve etimoloji yorumları.
Ortaya çıkan portrenin mütevazılıkla hiçbir ilgisi yok. Metin doğruysa Öcalan kendisini aynı anda örgüt lideri, devlet kuramcısı, anayasa danışmanı, Ortadoğu stratejisti, istihbarat analisti, dinler tarihçisi, kadın özgürlük teorisyeni ve devletin “demokratik kanadı” olarak görüyor.
Türkiye’nin bütün kurumları zahmet edip ayrı ayrı çalışacağına anahtarı İmralı’ya bıraksın; anlaşılan dış politikadan etimolojiye kadar her masa orada kurulmuş.
Peki bu notlar gerçek mi?
İşin en önemli kısmı burasıdır: Bugünkü açık kaynaklarla bu metinleri doğrulanmış görüşme tutanakları kabul etmek mümkün değil.
Rastî’de yayımlanan sayfalarda orijinal belge görüntüsü, ses kaydı, doğrulanabilir metadata, tutanakları kimin tuttuğuna ilişkin açıklama veya belgenin kaynaktan yayıncıya nasıl ulaştığını gösteren bir kayıt bulunmuyor. Yayıncı da ilk sunumunda görüşmenin “gerçekleştiği iddia edilen” bir görüşme olduğunu belirtiyor.
Ardından arka arkaya yalanlamalar geldi:
- DEM Parti İmralı Heyeti, dolaşımdaki metinlere eklemeler ve çıkarmalar yapıldığını, şahıslara yönelik bazı ifadelerin sonradan iliştirildiğini açıkladı.
- PKK yönetimi, metinleri “düzmece” ve süreci bozmaya yönelik planlı bir provokasyon olarak nitelendirdi.
- Öcalan, DEM Parti aracılığıyla iletilen 25 Ağustos tarihli açıklamasında, kendisine atfedilen ifade, isim, belge ve tutanakların “gerçek dışı” olduğunu söyledi.
- T24’e konuşan güvenlik kaynakları, özellikle Kandil yöneticilerinin İmralı’ya götürüldüğü iddiasını ve görüşme içeriğini “hayal mahsulü” diye nitelendirdi.
Dolayısıyla “Öcalan bunları söyledi” diye kesin hüküm kuramayız. Doğru ifade şudur:
“Kaynağı ve sahihliği kanıtlanmamış metinlerde Öcalan’a bunlar söyletiliyor.”
Fakat yalanlamalar da tartışmayı bitirmiyor. Çünkü ortada son derece basit bir soru var: Gerçek tutanaklar nerede?
Eğer yayımlanan metinler sahteyse, kamuoyunun önüne doğrulanmış ve kişisel güvenlik ayrıntıları ayıklanmış gerçek kayıtlar konulabilir. Hangi görüşmenin yapıldığı, kimlerin katıldığı, anayasa ve seçimler hakkında ne konuşulduğu açıklanabilir.
“Metin sahte, bize güvenin” demek şeffaflık değildir.
“Görüşme gizli, süreç tarihî, ayrıntılar provokasyon” formülü ise demokrasi hiç değildir.
Yasak, bir metni gerçek yapmaz; yalnızca sis üretir
Rastî Haber ve gazeteci Filiz Deniz’le ilgili açıklamalarda, platforma veya bağlantılı sosyal medya hesaplarına Türkiye’den birden fazla kez erişim engeli uygulandığı ileri sürülüyor. Buna karşılık bütün rasti.tv alan adını kapsayan, kamuya açık ve açıkça tespit edilebilen bir BTK karar numarası görülmüş değil.
Burada da aynı ayrımı yapmak gerekir: Bir içeriğin engellenmesi, o içeriğin doğru olduğunu kanıtlamaz. Fakat insanların içeriği incelemesini, karşılaştırmasını ve eleştirmesini zorlaştırır.
İktidarın anlayamadığı veya anlamak istemediği şey tam olarak budur. Sansür yalanı öldürmez. Sansür, yalanla gerçeği aynı karanlık odaya kapatır.
Eğer devlet bu metinlerin sahte olduğundan eminse yapması gereken siteyi karartmak değil; gerçek belgeyi göstermek, sahte belgenin kaynağını araştırmak ve kamuoyuna kanıt sunmaktır.
Fakat AKP’nin yönetim yöntemi kanıt üretmek değil, sis üretmektir.
MHP kadar devlet, AKP kadar hafızasızlık
İddia edilen metinlerin politik bakımdan en anlamlı cümlesi MOSSAD cümlesi değil, “MHP kadar devletin sağlam ayağı olacağız” cümlesidir.
Çünkü bu cümle, yeni sürecin mantığını bir satırda özetliyor.
MHP yıllarca Öcalan’ın adının telaffuz edilmesini bile ihanet saydı. Şimdi Bahçeli görüşme ihtimalini savunan, Öcalan’ın tarihsel rolünü hatırlatan ve sürece kapı açan lider olarak anlatılıyor. Öcalan’a atfedilen metinler de MHP’yi rakip değil, devletle bütünleşmenin kıyas ölçüsü kabul ediyor.
AKP’ye ise bu tabloda yine bildiğimiz görev düşüyor: Dün söylenenleri unutturmak, bugünkü manevrayı “yüzyılın hamlesi” diye pazarlamak ve yarın ortaya çıkacak sonucu kendi siyasi mülkü ilan etmek.
Bu ülkede milliyetçilik artık ilke değil, vardiya sistemidir. Sabah vardiyasında birileri vatan haini ilan edilir, akşam vardiyasında aynı kişilere devletin yeni kolonları sipariş edilir.
Bahçeli’nin bir gecede “tarihsel cesaret” timsaline, Öcalan’ın “devletin demokratik kanadı”na, AKP’nin de barış mimarına dönüştüğü yerde vatandaşa yalnızca inşaatı uzaktan seyretmek kalıyor.
Üstelik projenin ruhsatı yok, planı gizli, müteahhitler birbirini yalanlıyor.
Barış mı, rejimin yeni ortaklık sözleşmesi mi?
Notlarda konuşulduğu ileri sürülen başlıkları yan yana koyduğumuzda mesele yalnızca PKK’nin silah bırakması değildir.
Masada olduğu iddia edilenler şunlardır:
- Öcalan’ın hukuki ve fiilî statüsü,
- PKK yöneticilerinin dönüş koşulları,
- Siyasi yasakların süresi,
- Kürtlerin anayasal tanımı,
- Devletin Türk ve Kürt sütunları üzerinden yeniden tarif edilmesi,
- Yeni bir siyasi hareketin kurulması,
- Mevcut partilerin ve aydınların bu yapıya dahil edilmesi,
- Çerçeve yasa,
- Yeni anayasa,
- Seçim takvimi,
- Suriye ve İran politikası,
- Öcalan’ın siyasi koordinatörlük rolü,
- Devletin ve örgütün karşılıklı taahhütleri.
Bunların her biri tek başına aylarca açık Meclis tartışması gerektirir. Fakat AKP Türkiye’sinde hepsinin İmralı’da konuşulup konuşulmadığını yabancı ülkelerdeki sitelerden öğrenmeye çalışıyoruz.
Meclis, sürecin kurucusu değil noteridir. Halk, taraf değil seyircidir. Gazetecinin görevi soru sormak değil, resmî sıfatların güncellenmesini takip etmektir.
Dün “terörist” yazan yere bugün “kurucu aktör” yazılacaksa matbaanın hazırlanması gerekiyor.
Notlar gerçekse de sorun, sahteyse de sorun
İktidarın kaçamayacağı denklem son derece basittir.
Eğer notlar büyük ölçüde gerçekse:
- Devlet kamuoyundan çok kapsamlı bir müzakereyi saklamıştır.
- Öcalan’ın statüsü ve anayasa pazarlıkları halka açıklanmamıştır.
- Kandil yöneticilerinin İmralı’ya getirildiği iddiasının izah edilmesi gerekir.
- MİT, Dışişleri, MGK ve Meclis’in rolü açıklanmalıdır.
- Sürecin seçim ve yeni anayasa hesabıyla ilişkisi ortaya konulmalıdır.
Eğer notlar bütünüyle sahteyse:
- Bu kadar ayrıntılı metinleri kim hazırlamıştır?
- Hangi gerçek bilgiler sahte bölümlerin içine yerleştirilmiştir?
- Amaç Öcalan’ı mı, PKK’yi mi, MİT’i mi, DEM Parti’yi mi, yoksa bütün süreci mi sabote etmektir?
- Devlet neden yalnızca isimsiz kaynaklarla yalanlama yapmakta, somut bir soruşturma açıklamamaktadır?
- Gerçek görüşme kayıtları neden yayımlanmamaktadır?
Her iki ihtimalde de ortak sonuç aynıdır: Kamuoyu karanlıkta bırakılmıştır.
AKP bu karanlığı “devlet ciddiyeti” diye pazarlıyor. Oysa devlet ciddiyeti, halka çocuk muamelesi yapmak değildir. Devlet ciddiyeti; hangi yetkiyle ne konuşulduğunu, hangi hukuki hedeflerin belirlendiğini ve toplumdan hangi onayın istendiğini açıklamaktır.
Barış, üç kişinin sıfat değiştirme töreni değildir
Türkiye’nin Kürt meselesinde silahların susmasına, demokratik siyasetin genişlemesine, hukuk dışılığın bitmesine ve insanların ölmemesine ihtiyacı vardır.
Ama barış;
- Bir kişinin özgürlüğüyle bütün toplumun geleceğini aynı pazarlık paketine koymak değildir.
- Anayasayı kapalı kapılarda hazırlamak değildir.
- Seçim hesabını kardeşlik nutuklarıyla örtmek değildir.
- Dün suç sayılan görüşmeleri bugün kutsal devlet sırrına çevirmek değildir.
- Her eleştireni “süreç karşıtı” veya “provokatör” ilan etmek değildir.
- MHP’nin dönüşünü cesaret, AKP’nin dönüşünü devlet aklı, halkın hafızasını ise engel saymak değildir.
Gerçek barışın doğrulanabilir bir takvimi, açık bir hukuki çerçevesi, Meclis denetimi, mağdurların söz hakkı ve toplumun bilgisi olur.
AKP usulü barışta ise önce her şey saklanır. Ardından bir kısmı sızar. Sonra sızanlar yalanlanır. Yalanlamayı sorgulayanlar suçlanır. En sonunda Saray kürsüsünden çıkıp “milletimiz her şeyi biliyor” denir.
Hayır, millet hiçbir şeyi bilmiyor.
Kimin kiminle görüştüğünü bilmiyor.
Neyin karşılığında ne verildiğini bilmiyor.
Yeni anayasanın bu sürecin neresinde olduğunu bilmiyor.
Öcalan’ın yalnızca silah bırakma çağrısı yapan bir mahkûm mu, yoksa devletin yeni “demokratik kanadı” mı sayıldığını bilmiyor.
MHP’nin dün söylediklerinin mi, bugün yaptıklarının mı devlet politikası olduğunu bilmiyor.
AKP’nin barış mı, seçim mi, anayasa mı, yoksa hepsini aynı pakette mi istediğini bilmiyor.
Bildiğimiz tek şey, bir yerlerde “tarih” yazıldığı ve faturanın yine halka gönderileceğidir.
Son söz: Barışa evet, karanlıkta kurulan ortaklığa hayır
Bu notların gerçekliği kanıtlanmış değildir. İçlerindeki MOSSAD, 15 Temmuz, Musul ve uluslararası komplo iddialarının önemli bölümü kanıtsızdır. Bazıları açıkça komplo teorisi ve antisemitik tarih kurgusu niteliğindedir.
Fakat metinlerin etrafında oluşan tablo gerçektir:
Devlet konuşuyor ama açıklamıyor.
Taraflar görüşüyor fakat kimin görüştüğü bilinmiyor.
Yasa çıkıyor ancak pazarlığın içeriği saklanıyor.
İktidar “barış” diyor ama topluma güvenmiyor.
Muhalefetten ve halktan ise hiç görmedikleri bir sözleşmeyi onaylamaları bekleniyor.
Barış, halktan saklanarak kurulamaz. Gerçek tutanakları yayımlamaya dayanamayan bir süreç, toplumsal barışı taşımaya hiç dayanamaz.
AKP’nin istediği uzlaşmanın kendisi üzerinde tam bir tekel kurmaktır: Savaşın ne zaman vatanseverlik, barışın ne zaman devlet aklı sayılacağına yalnızca iktidar karar versin istiyor.
Dün konuşanı hapse at, bugün aynı şeyi kendin yapınca “tarihî liderlik” ilan et.
Dün müzakereye ihanet de, bugün müzakereyi millîleştir.
Dün Öcalan’ın adını söyleyeni suçla, bugün devletin kaçıncı ayağı olacağını hesapla.
Sonra da millete dönüp ciddiyet bekle.
Kusura bakmayın.
Bu kadar büyük bir siyasi cambazlığın karşısında insanın ciddiyetini koruması gerçekten kolay değil.
Discover more from Ypsilon Computers
Subscribe to get the latest posts sent to your email.

